yükseköğretimuluslararasılaşmaüniversiteYÖKuluslararası öğrenciyabancı öğrenciyugevdarulfunun
DOLAR
18,5710
EURO
18,5713
ALTIN
1.030,01
BIST
3.458,03
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
19°C
Ankara
19°C
Az Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
17°C
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Hafif Yağmurlu
15°C
Cumartesi Az Bulutlu
18°C

Prof. Dr. Yücel Oğurlu

970 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Oğurlu, idare hukuku uzmanı Türk akademisyen, hukuk profesörü. İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalında profesördür. İstanbul Ticaret Üniversitesinin rektörüdür. Uluslararası Saraybosna Üniversitesinin 2013-2016 yılları arasında rektörü olarak görev yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1992 yılında mezun olmuştur. 1995 yılında Mali Hukuk Yüksek Lisans Programı (1995) ve Kamu Hukuku Doktora Programlarını (1999) Marmara Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Akademik kariyerine Atatürk Üniversitesi'nde başlamış ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde 2006 yılında göreve başlamıştır.Doktora sonrası çalışmalarını misafir öğretim uyesi olarak Hollanda Tilburg Üniversitesinde ve Ahmed Yesevi Üniversitesinde tamamlamıştır. Dr. Oğurlu idare hukuku alanında, ulusal ve uluslararası projelerde yönetici ve yürütücü olarak görev almıştır. Halen akademik dergilerde hakem kurulu üyesidir. Dr. Oğurlu'nun yurt içi ve yurt dışında hukuk alanında İngilizce ve Türkçe yayınlanmış yedi adet kitap ve kitap bölümü[6] ve çok sayıda makaleleri bulunmaktadır. Dr. Oğurlu'nun hukuk alanı dışında edebiyat ve linguistik alanıda da yayınları ile uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkiler konusunda köşeyazıları bulunmaktadır[10]. İngilizce (ileri düzey), Arapça (orta), Rusça (temel), Boşnakça (temel), Kazakça (iyi), Özbekçe (iyi), Kumukça (orta), Nogayca (orta), Lezgice (iyi) ve Farsça (temel) dillerini bilmektedir. 2019 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörlüğüne atandı. Halen bu görevine devam etmektedir.

    Akademik Kalitesizliğe Dur Denmezse Sonuçları Vahim Olacak!

    İntihal kısmen veya bütünüyle çalmak ve tam anlamıyla bir hırsızlıktır. Başkasına tez yazdırmak ise intihalin ötesinde bir etik problemidir. Başkasına tez yazdırmak ise intihal suçlaması olarak, kamu güveni aleyhine işlenen bir ihlaldir ve ilgililerin önüne her zaman koyulabilecek vahamette bir “hukuk ve etik dışı”lıktır.

    1990’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla diğer ülkelere hücum eden milyonlarca akademisyen, işadamı, seyyah, tacir, esnaf ve turistle birlikte bölge ülkelerinde okuryazarlığın ve üniversite mezun oranının dünyanın diğer yerleriyle kıyas edilemeyecek kadar iyi bir seviyede olduğunu görmüştük. Fakat birkaç yıl içinde, özel bazı alanlar dışında (temel bilimler, tıp, nükleer fizik vb.) dünyanın hiçbir ülkesi, bölgeden gelen diplomaları tanımaya yanaşmaz oldu. Çünkü artık bu bölgelerde para karşılığı veya ilişkiler üzerinden diploma alınabildiği zamanla ortaya çıktı. Bu yanlış uygulamalar, bir dönemlerin efsane çalışmalarını üreten ve ABD ile rekabet edebilen tek ülke olan SSCB’den gelen bilim adamlarının itibarlarını yok olmaya ve üniversitelerini de akademik iflasa götüren yolu açmış oldu.

    ‘Deutsche Welle Türkçe’ haber sitesinde birkaç gün önce girilen bir habere göre, para karşılığında başkaları için tez yazmanın Türkiye’de 150 milyon TL büyüklüğünde bir pazara ulaştığı iddia edildi. Haberde alanlarına göre tezlerin 3 bin ila 20 bin TL arasında yazıldığı iddia ediliyor.

    Haber ajansının büyüttüğü ölçekte bir hırsızlığın olduğunu düşünmesem de oldukça istisnai olarak bu tür iğrençliklerin yaşandığına, hiçbir emek alın teri ve göz nuru katılmaksızın para veya diğer çıkarlar karşılığında tez yazdırıldığına kulak misafiri oluyoruz. Fakat bunun ispatı oldukça güç… Çünkü aynen rüşvet suçlarında olduğu gibi gerçekler ancak iki taraftan birinin itiraf veya ihbar ve ispatıyla ortaya çıkıyor. Taraflar arasındaki çıkar ilişkisinin sonradan bozulması, bu tür tehlikeli ilişkilere girenlere ömür boyu diploma veya unvan iptali gibi tehdit oluşturuyor.

    Bu tür bir ilişkinin, yazışmalar, para teslimi veya diğer ilişkiler üzerinden ispatı mümkün olsa da her iki taraf açısından bir suç oluşturan; resmi makamları aldatan; toplumda güveni sarsan; akademik üretimi baltalayan bu ahlak dışı uygulamayı “alan razı, veren razı” cambazlığıyla geçiştirmeye çalışanlar olabilir. Aslında suçların birçoğu da böyledir. Suç veya etik dışı bir ilişkide “alan ve verenin rızası” birçok suçu suç olmaktan çıkartmadığı gibi o eylemi de meşrulaştıramaz.

    YAZI ARASI REKLAM ALANI

    Aynı haberde, para karşılığı tez yazanların, bir süre sonra tez yazdıkları kişilerin ömür boyu taşıyacakları bu açıklarını kamuoyuna açıklayarak ifşa etme şantajıyla bu kişilerden daha fazla para “sızdırmaya” çalıştıklarını, yani ikinci bir suç daha işledikleri iddia ediliyor. İddialar üzerinde durulması gereken ciddi ve üniversitelerimiz ve akademik dünya üzerinde domino etkisi doğurma potansiyelini taşıyor.

    Bundan dört yıl önce kendi bloğumda yayınladığım, “İntihal, Türk Akademik Hayatını Kısırlaştıran Bir Derttir” başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi: “İntihal aslında, sadece mağdur ve fail taraflarını ilgilendiren bir mesele değil, bütün ülkenin patent, know-how, fikir ve düşünce hayatını yakından ilgilendiren etik temelli sosyal bir problemdir.”

    İntihal kısmen veya bütünüyle çalmak ve tam anlamıyla bir hırsızlıktır. Başkasına tez yazdırmak ise intihalin ötesinde bir etik problemidir. Başkasına tez yazdırmak ise intihal suçlaması olarak, kamu güveni aleyhine işlenen bir ihlaldir ve ilgililerin önüne her zaman koyulabilecek vahamette bir “hukuk ve etik dışı”lıktır.

    Tez danışmanlarının bu konuda büyük sorumlulukları olduğu açık. Kalitesiz ve hırsızlık ürünü çalışmalara onay vermek, aracılık etmek herşeyden önce kişinin kendi mesleğine ve akademik dünyaya ihanettir.

    Danışmanlar, öncelikle tezin aday tarafından yazılıp yazılmadığını yüzyüze görüşmelerle tartmalı; sıkı bir intihal denetimi yapmalıdır. O alanda önceki çalışmalara atıflarla fikir ve emeğe saygı gösterilip gösterilmediğini; adayın çalışmaya ne derecede katkı sağladığını, tezindeki eleştiri ve sonuçlarıyla çözüm önerilerini inceleme yükümlülüğü altındadır. Tezin üzerinde tez yazarının adı ile birlikte danışmanın da adı yazacağından danışmanın kendi adını öğrenciyle birlikte yükseltmeye veya düşürmeye sebep olacağı unutmamalıdır.

    Yaygınlaşan intihal ve başkasına tez yazdırma bu kalitesizliğin sadece bir kısmı… Bununla birlikte, aşağıda resmedeceğimiz kötümser tablonun dışına çıkmayı başaran 20 kadar üniversitenin varlığını da teslim etmek gerekir. Bu üniversitelerde nelerin yapılabileceğini ve hangi sınırların zorlanabileceği göstermeleri bakımından önemliler. Dünya üniversite sıralamaları bunun göstergelerinden sadece birisi…

    Öteden beri bilinen ve şu anda akademiyi sarmış olan ve sıradanlaşan kalitesizlik doğuran ortam ve sebeplere birlikte bakalım:

    Dünyadaki akışın tersine ihtisasa (uzmanlığa) saygının azalarak herkesin her işi yapabileceğinin düşünülmesi, Mevzuata açıkça aykırı olmasına rağmen teorik derslere araştırma görevlilerinin sokulması, Genç akademisyenin ilerleme ve gelişme sürecinde kendisine gerçekten rehberlik yapacak kıdemli akademisyenlerin yönlendirme ve desteğinden mahrum kalmaları, Öğretim üyelerinin ve genç akademisyenlerin akademik müzakere ortamlarının neredeyse hiç kalmayışı, Öğretim üyelerinin uzun süreli ve verimli ekip çalışmalarından ziyade, hızla sonuç alınabilecek daha pragmatik, bencil ve egosantrik akademik çalışmalara yönelmeyi tercih etmeleri; Akademinin birçok kişi açısından sıradan bir meslek, gelir kapısı veya iş adresi olarak görülmeye başlaması, İstatistiklerde yükselmek adına veya bazı üniversitelerin bütçelerinde bir gelir kalemi oluşturmak üzere yüksek lisans ve doktoralara kabuller ve seri üretim mantığı, Bir öğretim üyesinin aynı ders notlarıyla seviyelerine bakmaksızın lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisine ve yerlerine bakmaksızın aynı konuları anlatması, Adayları hırpalamama, “müşteri! kaçırmama” adıyla adayların akademik çalışmaları üzerinde denetimin minimumda bırakılması, Akademisyenlerin ders öncesi ve sonrasıyla birlikte bir hazırlık yapmaları gerektirdiği düşünülmeden yükseltilen ders ve iş yükü ile çoğu yarım-yamalak işlenen dersler;
    Organizasyon firmalarının gelir kapısına dönüşmüş olan ve yine çoğunluğu turistik mekanlarda yapılan sonuçsuz, faydasız ve bildiri kitapları bile basılmayan, sonuç önerileri olmayan sempozyum ve kongre trafiği; Topluma en rahat ve hızlı katkı sağlanabilecek ekonomi, hukuk, sanayi, ticaret gibi alanlarda yapılan hiçbir yenilik ve öneri sunmayan, orijinallik içermeyen sözde akademik üretimler, Bürokraside de olduğu gibi, ülke için elzem olan akademik olumlu eleştiri yapmakta aciz zayıf ve kifayetsiz kişilerin sadece “kalıp” ve “güler yüzleriyle” akademik kadroları işgal edebilmeleri, Üniversitelerin birçoğunda sağlıklı şekilde yükseltme, ödüllendirme ve cezalandırma sistemlerinin farklı gerekçelerle işletilememesi vb. Öğreten, katkı sağlayan, emek veren olmak yerine, yöneticilerden öğretim üyelerine kadar akademiyi, sadece “iyi adam” rolünü üstlenmeye teşvik eden bir gevşek ve denetimsiz bir ortamın varlığı,

    Bu gerekçeler ve köşe yazısı sınırlarını zorlamamak üzere yazmadığım diğer gerekçeler, Türkiye’de üniversitelerin mevcut durumunu ve kalitenin neden bir türlü yükselmediğini göstermeye yeterli. Bu gidişi durdurmanın yolları çok açık ve başarılamaz değil…

    Üniversitelerin bir kısmında intihaller, başkası adına sipariş tez yazdırmalar, ders içerikleri ve sınav ölçme değerlendirme sisteminin aşırı derecede esnetilmesi gibi sebeplerle Türkiye üniversitelerinin verdiği diplomalar, Rusya’nın 1990’larda vermiş olduğu diplomalar gibi algılanmaya başlanır ve muteber kabul edilmezse bu imajın Dünya çapında düzeltilmesi için 30-40 yıl çalışmak gerekecek. Bunu önlemenin yolu, intihal ve sipariş tezlere karşı mevzuatta öngörülen cezaların uygulanması; ders içerikleri ve takip sisteminin minimum Bologna standartlarında veya daha yüksek bir standart hedef alınarak tasarlanmasıdır.

    Çalışanın ödüllendirildiği ve maddi-manevi tatmin olduğu bir sistemi hukuk altyapısıyla birlikte kurmakla işe başlamak gerekir. Birbirinden kopuk ve bir bütün teşkil etmeyen gayretler, yoğun çalışmalar, her seferinde yeniden başa dönülen bir hayal kırıklığına dönüşmemeli…

    Bu arada, YÖK’ün son dönemlerde en isabetli işinin, başarıyla yönetilmesi halinde üniversitelerde “ihtisaslaşma” konusunun karara bağlanması ve “uluslararasılaşma” konusunda kolaylaştırıcı adımlar atmasıdır. Mevzuatın, üniversiteleri akademik ortamlara çevirecek şekilde ön açan ve ayak bağı oluşturmayan yeni bir anlayışla gözden geçirilmesi gerekir. İki defa teşebbüs edilen ve şahsen de katkı verdiğimiz “yeni YÖK Kanunu” girişimlerinin akim/kadük kalması üniversite reformunu kilitleyen hayal kırıklıklarından birisidir.

    Ülkemizde bir zamanlar adeta “tekelleşme” oluşturan ve topluma rehberlikten çok ideolojik üs olarak kullanılmaya çalışılan üniversiteler, istenilen reformu hala yakalayabilmiş değil. 1990’larda onlarla ifade edilen üniversite sayısı, artık yüzlerle ifade ediliyor. Bunun sonucunda, maddi imkânsızlıklar ya da diğer sebepler dolayısıyla yaşadığı şehirden ayrılamayan öğrencilerin kendi illerine kadar hatta ilçelerine kadar üniversite eğitimi erişmiş oldu. Fakat binasız, laboratuvarsız, öğretim üyesiz bir üniversite anlayışı ortaya çıkmış oldu. Tek bir profesör veya doçent görmeden üniversite hayatlarını tamamlayan öğrenciler hiç de az değil.

    Türkiye’nin genç nüfusuna oranla yeni üniversitelerin açılması mutlak bir gereklilik olsa da yeterli altyapı oluşturulmadan, zamana havale açılan ve halen açılmaya devam eden birçok üniversitenin mevcut durumu ve problemleri birbiriyle fazlasıyla benzeşiyor. Yeterli sayıda öğretim üyesi ve altyapı imkânları olmaksızın açılan üniversitelerin çoğunluğu, bu fahiş açıklarının sebep olduğu zincirleme semptomlar dolayısıyla bilim ve üretim merkezleri olmaktan çok, “depo üniversiteler” olarak kaldılar.

    Lisansüstü eğitiminde oluşturulmuş olan haksız tekel ancak 1990’lardan sonra kırıldı. Ancak bu defa da, gerekli denetim sağlanamadığından, akademik olmayan amaçlarla ve seri üretim tarzında bir lisansüstü eğitim zuhur etti. Bu aralar, bedelli askerlik uygulamasıyla Yüksek Lisans başvurularının %50-60 arasında düştüğü ifade edilirken lisansüstü kadrolarının tecil bahanesi olarak boşa tüketildiği ayan beyan ortaya çıkmış oldu.

    Konu sadece erkek öğrencilerin askerlik tecili ile de sınırlı değil: Kamu görevlileri için bir kademe yükselmek veya piyasada iş rekabetinde öne çıkmak için ikincil amaçlara yönelinirken gereken akademik titizlik ve zahmeti göstermeden hızla unvan almak, lisansüstü çalışmaların artık bir prestij olmaktan yavaş yavaş uzaklaştığını gösteriyor.

    Hâlbuki lisansüstü çalışmalar, bilim dünyasının ve akademinin ilk adımlarıdır. Adayların yanlış ve eksik usullerle, amaç dışı arayışlarla öğrenime başlamaları, mesleğin ilerleyen yıllarında öğretim üyesi olduklarında yine yanlış ve verimsiz sonuçlarla boğuşmaları ve başarısızlıklarla sonuçlanıyor. Sûreten dolu, ama özünde boş bir süreç yaşanmış oluyor.

    Her zaman eleştirdiğimiz ve kendi dönemimizde de mağduru olduğumuz 30-40 yıl öncesinin sınırlı sayıda ailelerinden ve düşünce kulüplerinden oluşan akademisyenler camiası, zamanla sağı ve soluyla birlikte bir yandan ideolojik tercihler diğer yandan da kalitesizliği had safhaya çıkaran hatır-gönül ilişkileriyle farklı bir düzlemde şekillenmeye başlamıştı. Ancak, liyakat ve ehliyeti atlayan benzer ilişkiler, ülkemizde maalesef hiçbir zaman terkedilemedi. “Zamanla yetişir” diyerek sınavlar esnetilerek akademiyi sadece ekmek kapısı olarak görenlere açılan kapılar, uzmanlığa (alan-ihtisas) bakılmadan yapılan yükseltmeler yoluyla piyasada sadece kendisi için çalışan, bilim, akademi, üretim, topluma katkı gibi kaygıları olmayan bir kısım insanlar akademide kendilerine rahatlıkla yer bulabildiler.

    Ülkemizde üniversite sayısının 200’lü rakamları aşması, öğrenimin yaygınlaşmasını ve rekabeti sağlayacak olumlu bir gelişme olarak görülürken istisnalar dışında, bu olumlu etkinin beklenen sonuçlarının ortaya çıkmadığı görülüyor. Ölçülebilir kriterlere göre yapılan “sıralamalar” bu durumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. İstisna olduğunu söylediğimiz başarılı üniversitelerde ise dünyadakine benzer, ortak akademik yaklaşım ve usullerin izlendiği görülüyor. Bilim ve akademi odaklı üniversiteler ile sadece görünürlük peşinde olan kâr amaçlı üniversiteler arasındaki derin uçurum ve günün sonunda ulaştıkları sonuçlar ortada.
    Mesela Times Higher Education (THE) dünyanın en iyi (World University Rankings) 2018 listesinde ilk 300’de tek bir üniversitemiz yokken, ilk 10’un tamamında ABD ve İngiliz üniversiteleri yer alıyor.

    Farklı sıralamalarla bakıldığında, ODTÜ, İstanbul, Hacettepe, Ankara, Gazi, İstanbul Teknik, Boğaziçi, Bilkent, Erciyes, Marmara ve Dokuz Eylül, Yıldız Teknik, Koç, Akdeniz, Ege, Sabancı, TOBB Ekonomi ve Teknoloji üniversiteleri dünya çapında yayınlanan farklı Üniversite sıralama listelerinde ilk 1000’e girdiler. Dünya üniversite sıralamalarında asıl kritik ve önemli sınır kabul edilen ilk 500’de Türk üniversitelerinin yalnızca dördü yer alıyor.

    Bu tablonun değişmesinin mümkün olduğunu dünya sıralamalarında ilk 100’de onlarca üniversitesi olan ülkelerin izlediği stratejileri öğrenmeyle işe başlamak gerektiğini vurgulamalıyım. Bunun açık anlamı, üniversitelerle ilgili herkesçe bilinen, açıklanmış ve odaklı bir ülke Yükseköğrenim stratejisinin oluşturulmasıdır.

    İkinci olarak başarılı bir üniversite olmanın gerekleri ülkeden ülkeye değişemeyen standartlarla oluşturulabiliyor: Akademik usuller, idari usuller, mali gereklilikler, yönetim psikolojisi vb… Bütün bunların sağlanabilmesi için diğer mesleklerde de geçerli olan ve herkesçe bilinen temel bir kural olarak “belirlilik” ve “güven” üzerine kurulu bir çalışma ortamı oluşturulması bir önşart. Sürprizler, ani değişiklikler, belirsizlik oluşturacak düzenlemeler, ödüllendirme ve cezalandırma siteminin fiilen işletilemeyişi ve akademik gündemden kopuk üniversite atmosferi iç ve dış denetim boşluğu dolayısıyla üniversitelerimizin genelinde yaşanan bir gerçek. Bu girdaba girmeyen üniversiteler ise sıralamalarda mutlaka hak ettikleri yerlerini alıyorlar.

    Üniversiteler, rutin dersleri veren, genç nüfus istihdamını geciktiren veya hayatın içinde yaşanması gereken zorunlu bir aşama veya diploma dağıtan adresler olarak görülmemelidir. Tam aksine, üniversitelerin başkaca ve daha temel görevleri vardır: Ülkenin eğitimden hukuka, ekonomiden dış politikaya kadar genel politikalarının belirlenmesi için gereken fikri desteği ve altyapıyı sağlamak; ülkenin akademik, sosyal ve kültürel seviyesine katkı vermek; ülkeye alanında yetişmiş vasıflı insan yetiştirmek; ülkenin küresel rekabet için gerekli her alanında düşünce ve pratik araçlar üreterek destek sağlamak gibi ciddi görevlerinin olduğu unutulmamalıdır. Bütün bu görevler, ideal akademik ortamların kurulmasıyla kendiliğinden oluşur ve meyvelerini verir. Dünyada “üniversite” kavramından anlaşılan “üç aşağı beş yukarı” zaten budur.

    Bugün üniversitelerin genelinde görmeye alışılan ve dışarıdan farkına varılmayan düşük kaliteli ortamın düzeltilmesi için ciddi bir plan ve mücadele gerekiyor.

    Türkiye’nin akademik başarılarıyla Dünya gündemine gelmesi için yeterli insan kaynağı, maddi kaynakları ve organizasyon yeteneği vardır. İnsan kaynağı ve maddi kaynaklar yerli yerinde kullanılmadıkça organizasyon yeteneğinin de kendisini göstermesi beklenemez. Durumu düzeltmek ve ilerlemek için atılması gereken adımlar kimse için sır da değil.

    İşin bir yanından bakarsak, Üniversitelerimiz bütçe dengelemeleriyle boğuşan, incir çekirdeğini doldurmayacak üniversite bürokrasisi çekişmeleriyle zaman kaybeden, kurucularla akademi arasındaki beklenti farklılıkları, yanlış anlamalar ve yetki problemleri dolayısıyla verimli çalışamayan kalburüstü insanların toplandığı depolara dönüşmüş durumda. Diğer yandan bakıldığında ise ülkemizde üniversitelerin dünyadaki emsallerine oranla daha az değer görmesinin haklı sebepleri de yok değil. Üniversitelerin birçoğunda, birbirinin sebep-sonucunu oluşturan sıralı problemler bir kısırdöngü sarmalı halinde günlük ve paliyatif tedbirlerle çözülmeye çalışılıyor. Problemlerin büyük bir kısmı, çözüme odaklanan irade ve kararlılığın ortaya konulmaması ile ilgili.

    Doğru noktadan başlanılmadıkça üniversiteler -istisnalar dışında- kendi problemleriyle boğuşan mekânlardan öteye geçemeyecek ve alınan her önlem gündelik kalacak. Her zaman vurgu yaptığım gibi “liyakat” ve “ehliyet” çağdaş yönetimin esaslarından ve aynı zamanda Allah’ın açık emirlerinden. Her alanda olduğu gibi üniversiteler için de üst düzey yöneticilerden başlayarak operasyonel idari görevlerde, işinin erbabı/profesyonelleşmiş ehliyetli insanların istihdamı şart.

    Ülkemizde üniversite tarihi 1000 yıl geriye götürülebilse de bir Üniversite geleneğimizin olmadığını; elde kalan kırık dökük parçaların ise hızla yok olduğunu ve yerine ikame edilemediğini görüyoruz. Geleneğin olmadığı yerde kalıcılık ve derinlik olmaz, tam aksine sığlık ve geçicilik hâkim olur.

    Akademik ortamın gerekleri, üslubu ve işleyişi, sahada birkaç ayda öğrenilecek basit işler olarak görülürse hata edilir. Akademik geleneklerin korunması, ihtisasa (uzmanlık) değer verilmesi, barışçıl ve güven veren akademik çalışma ortamlarının oluşması “gerçek üniversite”nin önşartlarındandır.

    Üniversiteler, beş yılda bir hazırladıkları stratejik planlarını gerçekçi bir zeminde oluşturmalı, icra etmelidir. Bu “vaad belgesi”nin öğrenci, veli, kurucular ve YÖK nezdinde izlenip hesabının tutulacağı bir ortam kurulmalıdır. Üniversitenin misyon ve vizyonlarını halka duyurduklarında veya tanıtım günlerinde verdikleri vaatler dolayısıyla hukuki sorumluluklarının izlenmemesi, ülkenin hukuk sistemi ve toplumun seviyesi ile de ilgili diğer bir meseledir.

    Her şeyden önce üretmeyen üniversite, kaynakları ve ümitleri tüketen ve zaman kaybı oluşturan bir bekleme salonu olur. Üniversitelerin öncelikleri arasına, iyi yetişmiş akademik personelin teminiyle üniversiteye yayın, patent, inovasyon, bilgi, tecrübe ve görgü aktarımını merkeze almak olmalıdır. Bu tercih, gerekli zeminin ilk basamaklarındandır.

    Üniversite bütçesinden akademik teşvikler için önemli bir pay ayrılması gerekse de, bunun bir ulufe/hediye dağıtmaya dönüşmemesi ve teşviklerin üretim amacına ulaşıp ulaşmadığının sıkı denetiminin sağlanması elzemdir.

    Aynı durum turistik mekanlarda yapılan ve artık bir kısmı açıkça kongre turizmine dönüşen yüksek bütçeli ve “kerameti kendinden menkul” sözde sempozyum ve kongreler için de geçerlidir. Turistik gezilerde sunulan ve denetimi olmayan bazı içi boş yayınlar teşvik görmek bir yana, ilgililerin özgeçmişlerinde yer alması bile yadırganmalıdır.

    Her akademik çalışmanın bir öneri, yenilik, yayın, inovasyon, buluş/patent gibi çıktılarının olması aranmalı ve denetlenmelidir. Akademik dünyaya, teknolojiye, hayata, topluma, insana dair bir öneri ve katkı sunmayan, en azından onlara zemin hazırlamayan çalışmaların “akademik” olduğu da su götürür.

    Yeniliğe kapalı ve kendini geliştiremeyen üniversiteler, ayakta kalmak için her türlü kalitesizliğe rıza göstermeye mahkûm kalıyor. Yetersiz kaynak ve yetersiz akademisyenle kurulan üniversitelerin girecekleri sarmal en az 10 yıllık bir mücadele doğuracaktır.

    Yeterli akademisyeni bulunmayan veya derme çatma hedefsizce toplanan akademisyenlerle sadece derslerin boş geçmesine engel olunur. Derslerin verilmesi “üniversite” tanımı için yeterli değildir. Yayın ve tecrübesi olan yetişmiş akademik personel yerine, derste kitap veya slayt okuyan kişilerle dersler doldurulabilir; ancak bu doldurulan saatler gerçek anlamda bir ders olamaz.

    Bütçe bakımından sıkışan üniversitelerin bir kısmının ilk tedbir olarak az yayını olan, unvanı düşük ve akademik katkısı minimum olacak kişilerle yaptıkları sözleşmeler oluyor. Minimum ücretli yıllık sözleşmelerle yalnızca mevzuattaki asgari öğretim üyesi kadrosu sayısı şartını gerçekleştirmek üzere kadrolarını doldurmak kısır döngünün başladığının işareti ve yıkılışa giden yolun ilk adımlarındandır.Önümüzdeki 2-3 yıl içinde satışa çıkacak üniversiteler, bu iddiamızın delili olacaktır.

    Nitelikli akademik personeli bulmak kadar, onları elde tutabilmek için de gayret gerekir. Akademisyenin maddi tatmini kadar manevi tatmini, yani eserlerine değer verilmesi; araştırmalarını yürütebileceği kütüphane ve laboratuvar ortamlarının varlığı, üniversitede akademik atmosferin varlığını gerektirir.

    Diğer yandan, yabancı uyruklu akademisyen istihdamında geride olduğumuz gibi bu konuda seçici olduğumuz da söylenemez. Bir istatistik yapılırsa yabancı uyruklu öğretim elemanlarının genellikle yabancı dil hazırlık okullarında olduğu görülür. Halbuki,Dünyada rekabetin kuralları çok net: İç ve dış piyasadan nitelikli akademisyen çekmeyi başaran üniversiteler sıralamalarda yükselir; diğerleri ise bunun ne kadar gerekli olduğundan bahsederek bekleyişlerini ve düşüşlerini sürdürürler.

    Genç akademisyen adaylarının idari işler altında ezilmeden akademik odaklı çalışabilmeleri, yeterli sayıda idari personel ve araştırma görevlisinin varlığına bağlıdır. Genç akademisyen, üniversite atmosferinde hayallerini karşılayamadığında ya yurtdışı imkânlarını dener, ya da ülke içinde piyasada iş koşturan akademisyenler kervanında yerini bulur.

    İdari personel, akademik personel ve öğrenci ilişkilerinin kendilerini ispatlamış model üniversitelerdeki medeni ilişkilere dönüştürülmesi ve gerginlik oluşturan alanların hızla törpülenmesi de diğer bir gerekliliktir.

    Üniversitelerin öğrenciye topluma ve genel olarak akademik dünyaya katkılarının ve özelde patent ve yayın üretimleriyle sosyal katkılarının yıllık bazda haricen dış denetimle sorgulanması gerekir.

      Belirli Gün ve Haftalar

    • Bu hafta Camiiler Haftası
    • Bu gün Hayvanları Koruma Günü
    • Bu gün Dünya Mimarlık Günü
    Yazarın Diğer Yazıları
    REKLAM ALANI
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.